Aşk şiirleri :: Başlık Görüntüleniyor - Ateşe Düşen Bir Gülün Çığlığı
 SSSSSS   AramaArama   Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları   ProfilProfil   Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın   GirişGiriş 

Ateşe Düşen Bir Gülün Çığlığı

 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Aşk şiirleri Forum Ana Sayfası -> Aşka ve Sevgiye Dair.. -> Aşk Mektupları
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Sdf
Profesyonel Üye
Profesyonel Üye


Kayıt: Jun 05, 2010
Mesajlar: 540
Nerden: Suidi ArabistanOffline

MesajTarih: Pts Arl 06, 2010 7:25 pm    Mesaj konusu: Ateşe Düşen Bir Gülün Çığlığı Alıntıyla Cevap Ver

Kızını dünyaya getirdikten sonra çok sevmişti, hemde uğrunda ölecek kadar
çok... Ama hep eziklikle, utançla, korkuyla, cinnetle sevmişti… Hep "Ya"
diye kaygılar taşıyarak içinden ve o “Ya” ları düşündükçe kanı çekilirdi
damarlarından Kezban’ın.

Ölmeyi çokça geçirmişti içinden, oysa bir uçurum kenarından kendini
boşluğa bırakacak kadar çok seviyordu hayatı, kocasını ve kızını. Ama
kahrolası yerde üçüne de yaşam haram kılınmıştı.

Kulaklarında bir ses “Ölmelisin, ölmelisin!” diyordu. . “Hadi be kızım
sende,” “çocuğun, eşin dururken hayata küsmek, ölmek mi olur?”
Nasıl ölsün? Yaşamak güzel, yaşamak kutsal. Kafasında sorular dolaşıyor:
“Kadının yazgısı mı bu? Yoksa geri kalmış ülkelerin sorunu mu?” diye.

İlk önce çözümlerin içinde olduğunu, hayatın iğrençliklerine dayanması,
bütün gücüyle karşı koyması, bunu kabul etmesi, bu yola inanması,
dayanması ve kendini geliştirmesi, aşması gerekiyordu.

Sadece bunun için dua ediyordu. Ölümü son çare olarak görmek değil, bu
gücü yaşamak istiyordu. Korkularının ördüğü setleri devirmek, yıkmak, bu
köhne töreleri devirmek, belki de kendisi ve başkaları için bir devrim
olacaktı. Yapayalnız olsa bile, bunun tek çıkış yolu , bunun tek umut
ışığı yine içindeki kendinde olduğuna inandırıyordu kendisini. Bu
yüzdendir ki dayanılması güç bir hayata dayanıyordu kezban.

Hayâller kuruyor kezban. Bir küçük ev, sevdiği bir eş, etrafında dolaşan
çocuklar, herkesin herkese insanca baktığı, kadınların aşağılanmadığı bir
çevre’’... Uyuya kalıyor Kezban. Dudaklarında sayıklamalar...

Kocasının o insan yüzüne bakarken her gün utançtan biraz daha
kahroluyordu. Oysa kocası anlayışlı, insancıl bir adamdı, sokakta
karşılaştığı herkes yüzünü çeviriyordu, yüzüne söylemeseler bile,
arkasından ona pezevenk, babası demelerine bile aldırmıyordu.
Namusunu temizlemesi için yapılan tüm baskılara karşı çıkıp direniyordu.
“eşimin ve o günahsız yavrunun suçu nedirki öldüreyim, asıl suçluları
neden görmüyor sunuz?” deyip tüm çevresini ret ediyordu. Hem bu gerici
mantık inandığı değerlerle ve dünya görüşüyle de çatışıyordu...

Bütün çevre “namusunu temizlemezsen senin buralarda yaşama şansın ve
hakkın yok, kimsenin yüzüne bakamazsın “ diye açık açık tehtit
ediyorlardı. Ama o köhnemiş törelere karşı çıkıyordu ve geri zihniyetli
tehtitlere aldırmıyordu...

Kocası çoğu zaman çektiği acıları bildiği için Kezban’a, “Hiç kimse
seninde, kızının da kılına bile dokunamaz, dokunana dünyayı dar ederim’
biraz daha sabır’’ diyordu. ”Karakolda gözaltı sürem bitince, inşaatlarda
çalışıp biraz para biriktirdikten sonra çekip gideceğiz İstanbul’a. Orada
kimsenin bizi tanımadığı, rahatsız etmiyeceği bir yere yerleşiriz...”
deyip teselli ediyordu Kezban’ı...

Kocası öğretmendi 1980 li yıllarda katıldığı bir yürüyüşün tertipleyicisi
olarak ihbar üzerine yakalanp içeri atılmıştı. Bunu fırsat bilen karşı
görüşteki düşmanları gece evine girip Kezban’ın ırzına geçip kaçmışlardı.
Kezban eşinin ve ailesinin onurunu ve namusunu düşünerek bu olayı sır gibi
saklamıştı. Nihayet altı aylık hamile olduğu anlaşılınca saklaması
olanaksızlaşmıştı. Sonunda çareyi ailesine açılmakta bulmuştu. Ailesi
doğan çocuğunu boğması için yaptığı bütün baskıları canı pahasına ret
etmiş, karşı koymuştu.

Kocası hapisten çıktığında ise Kezban’ın ırzına geçenler köyü terkedip,
izini kaybettirmişlerdi. Köhnemiş törelere göre sanki suçlu oymuş gibi
bütün akrabaları, Kezbanı ve kızını öldürmesini istiyorlardı kocasından..
Zaten törelere göre doğal olanı da buydu. Yoksa kimsenin yüzüne
bakamazlardı...

Acılarla geçen her gün biraz daha acı veriyordu. Çöken karanlıklar
umudunu, geçen her gün hayallerini, hayatını çekip götürüyordu
Kezban’ın... Karanlıklardan hep korkardı Kezban, kocası ne kadar karşı
çıkarsa çıksın, kızıyla birlikte öldüreceklerinin korkusunu hep yaşıyordu.
En çok da kızının öldürüleceğine yanıyordu yüreği....

“Ah zavallı yavrum” diyordu. “Bilir mi sorsam, sormadığım soruların
cevabını? Konuşsam anlar mı dilimden? Konuşmadan, yüzüme bakıp susar mı
öylece. Bilir mi neden bu kadar korktuğumu?. İçimdeki korkunç acıyı,
gözlerimdeki uçurumu, katran karası geceleri. Anlar mı gözlerimdeki hüznü,
kendime bile kapattığım duygularımı…”

Kezban için umut ve sevgi uzaklarda bir nokta bile değildi artık. Dünyalar
değildi istediği, can bulacak kadar bir destekti.... Özlem, sevgi, şevkat,
anlayış gösterecek ve içinde barınabileceği, herkesin yüzüne utançla
bakmadığı bir yerdi...

Durmadan bir nehir akıyordu düşlerinde Kezban’ın, düşlerinin içinde
yüreğine akıyordu sanki acı olup. Alıp götürüyordu ömrünü seller gibi her
defasında... Issızdı, şaşkındı, çaresizdi, yapayalnız ve tek başınaydı
Kezban düşlerinde… Kim koymuştu bu töreleri, kadınların lanet yazgısı
mıydı bütün bunlar?... Bütün bunlara bir cevap arıyordu ama bulamıyordu...


Ne zaman dalıp gitse boğazı düğümlenir, tuzlanırdı kirpikleri. Bir
yıldızın izdüşümü sarılırdı geceye, çağlayanların sesleri duyulurdu
uzaktan ve bir çobanın kavalı vururdu kulaklarına. İçi acırdı her
defasında ne zaman o kahrolası lanet geceyi anımsasa . Ne zaman anımsasa
çaresizliğin nefesi üşütürdü içini, hüzne yazılmış bir şiirin dizeleri
gibi acı solurdu hep.

Yorgun düştüğü zamanlar olmuştu elbet, hep direnmişti ayakta kalması için
ama şimdi öyle miydi? Bir yanda kızı, diğer yanda kocası. Bütün bu
olanlara karşı gücü tükeniyordu artık. Kaybolan zamanlar yitik umutlar hiç
gelir miydi geri?
“İlk baharın kısa ömürlü çiçeği olsaydı, bir sonraki bahara yine gelirim
der avuturdu yüreğini. İnsan gitti mi bir daha gelmez. “ diyordu kendi
kendine...

Güneşli bir bahar günüydü, onlarda başka aileler gibi kırlara, nehir
kıyısına çıkmışlardı, kuzular meliyor, çocuklar ordan oraya koşup oyun
oynuyordu. Her yere yağmurun ve toprağın taze kokusu sinmişti. Ne zamandı
sıcaklığını, şefkatini özlemişti güneşin. Gökyüzü öylesine mavi, öylesine
duru, öylesine sınırsızdıki, Yine de yüreğindeki acıyı haifletmiyordu
bütün bu güzellikler....

Çevre hep rengarenk çiçeklerle, çimlerle, yabani bitkilerle süslüydü.
Kuşlar cıvıl cıvıldı. Çiçekler açıyor, baharın serin ve temiz havası mis
gibi kokuyordu… Rüzgarda tiril tirildi yaprakları güllerin, çiçek
açtıkları küçük tepede el ediyorlardı sanki onlara … Kezban bir gül
koparıp kızının saçlarına taktı. Bir kızına baktı, bir güle, bir de
çağlayarak akıp giden suya….
Saçlarına taktığı beyaz gül o kadar yakışmıştı ki yüzünün masumluğuna
kızının.
Kızı, dünyanın bütün kötülüklerinden uzak, her şeyden habersiz saf saf
gülümsüyordu. “Ah bir bilse, bir bilse hangi acıların annesinin bağrını
deştiğini. Acılarla geçen her günün neler koparıp götürdüğünü ömründen...”
diye söyleniyordu kendi kendine Kezban...

Kızına, “ah gözleri harelim sen bu acıları bilmezsin, henüz çok küçüksün,
diyordu. “Bilmezsin nasıl olur, bir davanın hem mağduru, hem suçlusu, hem
sorumlusu olduğumuzu. Ah gözleri harelim bizim için yaşamak, bu
kötülüklerle, yanlışlarla dolu dünyada zaten ölüm demektir, ölümse rüzgâr
olmak demektir bizim için. Sen henüz bilmezsin ölümü, bilmezsin ölümü bir
rüzgâr gibi işlemenin ne demek olduğunu…. Ah gözleri harelim, boynu
büküğüm, onca ağır yük verilmiş ki sırtımıza. Sen taşıyamamışsın da, ben
taşırım, sanmıştım. ”


Tüm acıların ve üzüntülerin üstesinden gelebileceğini sanmıştı bir
zamanlar fakat bu gücünü kaybettini anlıyordu yavaş yavaş.

Kezban hayatı boyunca haykırmak istediği fakat haykıramadığı herşeyi
haykırmak, dışarı atmak istiyordu. Yıllarca içine atıp sakladıkları
dayanılmaz korkunç bir yara oluşturmuştu onda. Yüksek bir yere çıkıp avazı
çıktığı kadar haykırmak, içindeki yaraları deşip çıkarmak , boşaltmak
istiyordu. Hayata, tanrıya, törelere, kötülüklere, suskulara her şeye
isyan etmek istiyordu.

"Herkes bu kadın aklını yitirmiş desin, ardımdan küfür etsin" diyordu,
kimin ne düşündüğü pek umurunda değildi.

Kızına baktı gözleri dolu dolu. “Bu kahrolası iğrenç zamanda, kimbilir
başına neler neler gelecekti, ne acılar çekecekti bu saf haliyle...”

Sonra güneş ışıklarını serpmeye başlarken yeryüzüne, uzaklara akıp giden
nehire baktı... Orada canlılığı, başkaldırmışlığı, isyanı, hasreti
gördü... Kavuşmak istedi bir an önce, sarılmak istedi nehire... Koynuna
girmek istedi bir sevgili gibi... Sevişmek istedi nehirle... İnsanın
ulaşamayacağı bir yer düşlüyordu, kavuşmak istiyordu bir an önce düşlediği
o yere... Sonra bir hikaye takılıp kaldı usuna. Kızına anlattı titreyen
dudaklarla...


“Ateş bir gün suyu görmüş..yüce dağların ardında..sevdalanmış onun deli
dalgalarına, hırçın,hırçın kayalara vuruşuna...Yüreğindeki duruluğu demiş
ki suya; gel "Sevdalım ol" hayatıma anlam veren, mucizem ol... Su
dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa,"Al " demiş.."Yüreğim" sana
armağan.. Sarılmışlar ateşle su birbirlerine sıkıca.. Kopmamacasına..
zamanla Su; buhar olmaya, ateş kül olmaya başlamış ... Ya kendisi yok
olacakmış, ya Aşkı..!

Baştan alınlarına yazılmış olan kaderide, yüreğindeki kederide alıp
gitmiş, uzak diyarlara su... Ateş kızmış, yakmış ormanları.. Aramış suyu
diyarlar boyu... Geceler boyu...

Gün gelmiş suya varmış yolu... Bakmış, o duru gözlerine suyun... Biraz
kırgın... biraz hırçın... Ve o an anlamış aşkın bazen gitmek olduğunu..
Ama gitmenin, yitirmek olmadığını.. Ateş durmuş, susmuş öylece.. Sönmüş
aşkıyla....

İşte o zamandan beridirki; ateş sudan, su ateşden kaçar olmuş... Ateşin
yüreğini sadece Su...Suyun yüreğini sadece ateş alır olmuş..”


Hikaye bittiğinde kızını alıp yanına yavaşça yürüdü nehire doğru. Kocası
kitap okumaya dalmıştı. Hiç kimse farketmedi, hiç kimse görmedi onları…
Usul usul yürüyüp dağlardan süzülüp gelen o akıntının kıyısında durdular.
İçini kemiren acıdan ve içine düştüğü bu boşluktan kurtulması için tek
çıkar yol bu nehre atlamaktı belki de. Ama hangi cesaretle. Bir an için
düşündü, yüzme bilmiyordu. Kaç genç kız, kaç yeni gelin atlayıp boğulmuştu
bu nehirde yıllar yılı… Kaç gözyaşı efsanesi dinlemişti nehirde
boğulanlarla ilgili… Buralarda, başlamadan biten bir masaldı sanki
hayat...
Bu dünyada her şeyin ölümlü olduğunu biliyordu da Kezban,ölümün ne
olduğunu bilmiyordu.


..../ Yüzme bilmiyordu Kezban, kimse öğretmemişti, akarsulardan hep
korkardı… Ne zaman nehrin kıyısına gelse hep boğulacağını sanır ürperir,
geri çekilirdi..…

Durup yüreğini dinledi Kezban. Sanki akan nehirdi yüreği. Bazen gürül
gürül, bazen sessiz ve derinden aktığını hissetti yüreğinin. Akan nehiri
yüreğinde, yüreğini o gümbür gümbür akan nehirde buldu....

Yüzüne baktı son kez kızının, öylesine saf, öylesine masumdu ki yüzü,
dünyanın tüm kötülüklerinden habersizdi... Sicim gibi yaşlar süzüldü
gözlerinden biribiri ardına. Ne çok acıyı, sevinci, hüznü, korkuyu
biraraya biriktirmişti, birarada tutmuştu yıllar yılı.

Sarıldı kızına sıkıca ve son kez hoşçakalın dedi yıldızlara, aya, güneşe.
Bütün düşleri sahipsizdi artık... Darmadağın yüreğini topladı... Arkasına
bile bakmadan acılarını sırtlayıp kapadı gözlerini... Ve kızının da elini
tutarak kendini bıraktı akıntıya… BR>
Gün gelir herkes ölür, hayat biter, yaşam sona erer. Yaşadıklarını da alır
yanına kimi insan giderken. Elveda derken dünyaya.
Tüm çabalarına rağmen yenilmişti işte hayata ve insanlara.



Nehrin azgın dalgaları biribirine sarılı ana kızı birlikte sürükleyerek
alıp götürüyordu... Akıntı zorluydu. Sadece akıntıya kapılan beyaz gülün
çığlığı duyuluyordu kıyıda. Kezban’ın, kızının saçlarına taktığı beyaz
gül’ün çığlığı... Dalga dalga yayılıyordu gülün çığlığı, ateşle su
arasında... “Susturun şu çığlığı” diye inliyordu bozkırda rüzgar...

Belki de o güzelim anneyle can yoldaşı kızını, akıntının kıyılarına atması
çok sürmeyecekti. O düşledikleri eşsiz adaya götürüp bırakacaktı onları...


Kocası bir şey yapamamanın çaresizliğiyle kahroldu, kıyıda arkalarından
sadece bakakalmıştı... Kezban kocasının umutsuz çağrılarını duymadı
bile...
” Kezban! Kezban! “ Ama iş işten geçmişti artık.
Karısı ile kızının yardımına koşmayı istiyordu ama elleri, kolları
bağlıydı kocasının. Nehire atlaması onunda ölümü, yok olması demekti. Hem
atlasa bile onlara yetişebilmesi olanaksızdı, suyun kıyısına geldiğinde
epey uzaklaşmışlardı onlar...

Ana kız kıyıdaki umutsuz çağrıları duymadılar belki de. Dalgaların
sallantısına kaptırmışlardı kendilerini. Kollarını kızının boynuna
dolamış, saçları gözlerine yapışmıştı Kezban’ın... Akıntıya kapılmış
gidiyorlardı...

‘’Kezban! Kezban! Geri dön!’’ ‘’Geri dön Kezban n’olur !’’ Kulak verseydi,
belki de kocasının ve kıyıdakilerin sesini son kez duyabilirdi. Ama
uzaklardaydı artık. Dalgaların şırıltısı arasında suların boğuk ezgisini
dinliyordu...
Kırgın yüreklerin derinlerinden gelen türküler gibiydi bu ezgi...

Bahardı çiçekler açıyordu kırlarda, topraktan otlar fışkırıyordu
delicesine... Dalgalar azgınlaşıyordu git gide... Daha hızlı akmak,
insanın olmadığı bir adaya ulaştırmak istiyordu onları... Aktı, ıssız
ormanlar, boy boy ağaçlar arasından, yıllardır biriktirdiği acıları,
hasreti peşinde sürükleyerek, aktı başkaldırırcasına...

Kezban’nın gözyaşları ufacık damlalardı, aktıkça sel oldu, nehir oldu,
deniz oldu, okyanus oldu. Kapladı yeryüzünü, yaşamı sorguladı dalgalarla
oynarken... Yaşam gizlenmiş acılar mıdır diye sordu yüreğindeki çığlığa?
Sordu kahrolası töre koyucularına? Cevap alamadı...

Kıyıdakiler artık yalnızca bir leke seçebiliyorlardı... O da yanak yanağa
vermiş suda sürüklenen anne ile kızının başıydı bu. Sonra dalgaların
çalkantısı arasında bu leke de seçilmez oldu. Biribirine sarılı vaziyetde
giden ana kız, tatlı bir uyuşukluk içerisindeydiler. Tıpkı uykulu gibi.
Su, yanaklarında şırıldıyordu...
Gözlerini yummuştu ana kız. Tüy gibi hafiftiler. Bir daha hiç
ayrılmayacaklardı. Anne kız birlikte düşlerdeki gibi almış başlarını
gidiyorlardı.
El ele birbirine sarılarak atlamışlardı nehrin çılgın sularına, birbirini
hiçbir zaman bırakmayacaklardı artık. Beraber gideceklerdi gidecekleri
yere. Her şey, cennet ve cehennem arasında birbirine tutunmak gibiydi..

Birlikte yüzdüler, yüzdüler. Nehrin ezgili suları kulaklarına tatlı bir
ninni fısıldıyordu.
O güzel su, büyük nehrin akıntısı boyunca genç kızların, gelinlerin,
annelerle çocukların hep iç içe, can cana olduğu büyülü bir adaya
sürüklüyordu onları...


Çiçeğe duran dallarında umut tazeliyordu yine elma ağaçları, her bahar
olduğu gibi…

_________________

Başa dön
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder Kullanıcının web sitesini ziyaret et
Sponsor






Tarih: 1453    Mesaj konusu: sponsor

Başa dön
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Aşk şiirleri Forum Ana Sayfası -> Aşka ve Sevgiye Dair.. -> Aşk Mektupları Tüm zamanlar GMT +1 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group